Eczacıbaşı Topluluğu karo iş alanı, üç global ve köklü markayı aynı çatı altında buluşturuyor: VitrA, Villeroy & Boch ve engers. Farklı kültürlerden tasarımcıların yaratıcılığıyla şekillenen bu dünya, son 20 yılda 70’in üzerinde ulusal ve uluslararası ödüle layık görülen koleksiyonlara imza attı.
Bugün karo, yalnızca bir yüzey kaplaması değil; yaşam alanlarına duygu, kimlik ve atmosfer katan bir tasarım dili. Kullanıcı deneyiminin ön planda olduğu, sürdürülebilirliğin yenilik ve tasarımın itici gücü rolüyle merkezde yer aldığı günümüzde, Eczacıbaşı’nın karo markaları farklı kimliklerini koruyarak birbirini tamamlıyor. VitrA genç, modern ve sürdürülebilir çizgisiyle, Villeroy & Boch köklü Avrupa mirasıyla, engers ise endüstriyel tasarımdaki uzmanlığıyla öne çıkıyor.
Biz de Yaşam Blog için bu zenginliğin arkasındaki isimlerle buluştuk: VitrA Karo Tasarım Müdürü Antonello Soro ve tasarım ekibinden Kıdemli Tasarımcı Selma Gülkan, Kıdemli Tasarımcı Ezgi Vural ve Endüstriyel Tasarımcı Christiane Lion. Tasarım, sürdürülebilirlik ve inovasyonun nasıl iç içe geçtiğini, farklı kültürlerin aynı masa etrafında nasıl buluştuğunu ve karo tasarımında geleceğe dair beklentilerini konuştuk.
Eczacıbaşı’nın karo iş alanı; VitrA, Villeroy & Boch ve engers markalarıyla güçlü bir tasarım ekosistemi oluşturuyor. Birbirinden farklı dünyalara sahip markalar nasıl bir sinerji yaratıyor?
Küreselleşme ve uluslararasılaşma, geniş, çok çeşitli ve talepleri yüksek bir tüketici kitlesiyle buluşmayı gerektiriyor. Her bir markanın kendi tarzını tutarlı ve kendine özgü biçimde ortaya koyması, farklı yaşlardan ve yaşam tarzlarından tüketicileri kapsayan bu geniş talebi karşılamamıza olanak tanıyor.
Üç marka için de benimsediğimiz tasarım yaklaşımı ortak.
Pazar trendlerini analiz ediyor, bu trendlerin orta vadeli evrimini inceliyor, her trendi tanımlayan stil dilini belirliyor ve VitrA, Villeroy & Boch ve engers’i en iyi temsil eden alanlara odaklanıyoruz.
Her trend içinde renk, yüzey, malzeme ve form açısından yeni yönler keşfederek, o trendin özünü ortaya koyan tasarım konseptleri geliştiriyoruz. Bu süreç, teknolojik olanaklarla da destekleniyor; örneğin dijital rölyef uygulamaları (V-shape ve/veya Glue + Granule gibi).
Son dönemde üzerinde çalıştığımız trendlerden biri olan Healthcare & Wellbeing, yani yeniden adlandırılmış haliyle “Comfort Zone”, fiziksel ve zihinsel sağlık ile genel iyi olma haline odaklanıyor. Bu yaklaşım; yumuşak ve sıcak renkler, pürüzsüz yüzeyler, sakinleştirici bir tasarım dili ve güçlü bir çevresel sürdürülebilirlik vurgusuyla şekilleniyor.
Aynı tasarım ilkelerini takip etsek de her markanın bu trendlere verdiği yanıt; tasarım tercihleri, konsept yaklaşımı ve teknolojinin kullanımı açısından farklılaşıyor.
VitrA, sistematik ve renk odaklı bir yaklaşım benimsiyor. Terra Melange (2025) ve %100 geri dönüştürülmüş porselen koleksiyonumuz nova vita (2026), stil ve konseptte sürekliliği, mix & match yaklaşımıyla da çok yönlülüğü temsil ediyor. Bu koleksiyonlar, markanın modern, çağdaş ve uluslararası ruhunu yansıtıyor.
Villeroy & Boch ise, malzemenin doğallığını, rafineliği ve güçlü bir kimlik duygusunu öne çıkaran koleksiyonlar ve seçkiler (Library) geliştiriyor. Wood Selection (2025), Chateaux Edition One (2025) ve Cavira Calm (2026) koleksiyonları; klasik, romantik ve belirgin biçimde Kuzey Avrupa estetiğiyle bu trendin özünü yansıtıyor.
Son 20 yılda koleksiyonlarımızın aldığı 70 ödül, karo iş alanının tasarım gücünü ortaya koyuyor. Bu başarının arkasındaki yaklaşımı nasıl tanımlarsınız?
Bence her zaman tutarlı bir yaklaşımımız oldu. Yaratıcılığımızı ve deneyimimizi, mevcut teknolojik olanaklarla bir araya getirerek ürünü sürekli geliştirmeyi hedefledik ve hâlâ da bunu yapıyoruz. Zaman içinde karonun üretim biçimi ve daha da önemlisi kazandığı değer büyük bir dönüşüm geçirdi; mütevazı bir üründen, sofistike bir malzemeye evrildi. Seramik dekorasyonda kullanılan teknolojiler çok büyük bir sıçrama yaşadı. Örneğin ultra yüksek çözünürlüklü dijital baskı sistemleri ya da nanopigmentli sırlar ve mürekkepler sayesinde doğal malzemeleri son derece gerçeğe yakın biçimde yeniden üretmek, hatta pek çok durumda daha üstün performans sunmak mümkün hale geldi.
Tüm bu gelişmeler, yeni fikirlerle katkı sunma biçimimizi yalnızca etkilemekle kalmıyor, aynı zamanda dönüştürüyor ve zenginleştiriyor. Yaratıcı odağımız giderek ahşap, taş ve mermer gibi doğal ürünlerin yaratımı ve yeniden yorumlanmasına yöneliyor. Artık dekorasyon yalnızca desenle sınırlı değil; yüzey, bitiş ve kromatik zenginlik de bu sürecin ayrılmaz bir parçası. Sonuç olarak ürün, basit bir malzeme olmaktan çıkıp, farklı unsurların bir araya gelerek etkileşim kurduğu daha geniş bir “konseptin” parçası haline geliyor.
Buna paralel olarak, tasarım, iç mekân ve üretim dinamikleri konusunda önemli bir deneyim birikimi edindik ve etmeye devam ediyoruz. Markalarımız aracılığıyla kim olduğumuzun ve neyi temsil ettiğimizin daha güçlü biçimde farkına vardık. Pazarı dikkatle gözlemleme, ancak onun tarafından pasif biçimde yönlendirilmemek konusunda yetkinliğimizi geliştirdik; koleksiyonlarımıza kimlik ve özgünlük kazandırma becerimizi güçlendirdik.
Bu önemli başarı, tasarıma verilen önemin ve proje odaklı yaklaşımın, Eczacıbaşı Topluluğu’nun karo iş alanı stratejisinin tam merkezinde yer aldığını gösteriyor. Yıllar içinde markalarımızın tüketiciler nezdindeki gücünü istikrarlı biçimde ortaya koyan da bu strateji oldu. VitrA, Villeroy & Boch ya da engers’i tercih edenler yalnızca bir ürün seçmiyor; aynı zamanda güven duyabilecekleri, ayırt edici bir kimliğe sahip bir tarzı hayatlarına katıyorlar.
Karo bir yandan da fonksiyonel olması gereken bir ürün. Tasarım sürecinizde inovasyon ve kullanıcı deneyimi nerede konumlanıyor?
Günümüzde karo tasarlamak ve üretmek, pek çok farklı alanda derinlemesine bilgi gerektiriyor. Seramik karolar yalnızca zemin ve duvarlarda değil; tezgâhlarda ve hatta mobilyalarda da kullanılıyor. Kullanım amacına bağlı olarak yüzey özellikleri değişiyor; iç mekân ve dış mekân uygulamaları arasında da farklı gereksinimler ortaya çıkıyor. Pazara sunulan bir ürünün, tüm bu unsurların kusursuz bir bileşimini yansıtması gerekiyor ve tasarım süreci de bunu temel alarak şekilleniyor.
Bugün teknolojik inovasyon, rölyefi desenle, deseni yüzeyle senkronize etmemize olanak tanıyor. Bu sayede ortaya son derece doğal görünen, ancak teknik performansı çok daha üstün ürünler çıkıyor. Bununla da sınırlı değil: Yapay zekâ, iş yapış biçimlerimizi ve tasarıma yaklaşımımızı giderek daha fazla etkilemeye başladı. Süreç hâlâ gelişim aşamasında; ancak kısa vadede bizi şaşırtacak gelişmelerle karşılaşmamız mümkün.
2026 yenilikleriniz kapsamında, VitrA markanızla ürettiğiniz “Nova Vita” koleksiyonunda %100 geri dönüştürülmüş karo seçeneği sunuyorsunuz. Bu gelişme sizin için ne ifade ediyor?
Kısaca söylemek gerekirse, bu bir hayalin gerçeğe dönüşmesi. Bir ürünü, bir koleksiyonu ya da tüm üretimi tamamen geri dönüştürülmüş malzemelerle tasarlamak; daha düşük maliyet, daha yüksek verimlilik, daha az kirlilik ve atık anlamına geliyor. Bununla birlikte, geleneksel karolarla rekabet edebilecek düzeyde yüksek performanslı ve çağdaş tasarıma sahip ürünler sunma imkânı da yaratıyor. Elde edilen bu sonuçla hepimizin gurur duyması gerektiğini düşünüyorum; çünkü giderek daha çevresel açıdan sürdürülebilir bir etki yaratma yolunda ilerliyoruz.
Karo koleksiyonları dünyanın farklı yerlerinde birçok önemli projede kullanılıyor. Karolarınızın yer aldığı ikonik yapılar ya da sizin için özel anlam taşıyan projeler hangileriydi?
Karo iş alanımız, tasarımı merkeze alan yaklaşımıyla mimari ve kültürel tarihle iç içe geçmiş durumda. Villeroy & Boch ile başlamam gerekirse karolarımızın tarihi, Villeroy & Boch’un mimari ve kültürel tarihin bir parçası haline geldiği ikonik mekânlarla iç içe. Köln Katedrali, Köln’deki Romanesk kiliseler ya da Einsiedeln’deki manastır kilisesi gibi yapılarda yer alan Mettlach karolarımız, kuşaklar boyunca kutsal mekânlara karakter kazandırdı. Bunun yanı sıra Moskova’daki Bolşoy Tiyatrosu’nda, Thurn und Taxis Sarayı’nda, New York’taki Holland Tüneli’nde ve “dünyanın en güzel süt dükkânı” olarak anılan Dresden’deki Pfund mandırasında da karolarımızı görmek mümkün. Hatta Nobel Ödül Töreni Yemeği’nin düzenlendiği Stockholm Belediye Sarayı’nda ve RMS Titanic’in güvertelerinde bile Villeroy & Boch karoları yer aldı.
Bu projeler yalnızca etkileyici referanslar değil, aynı zamanda markanın kimliğini de yansıtıyor. Villeroy & Boch karoları her zaman basit bir yüzeyden fazlası oldu. Aristokrat kökenlerden, Avrupa mirasından ve doğayla kurulan derin bağdan beslenen yaratıcı gücü temsil ediyorlar. Bu yaklaşım, Classic, Country ve daha sonra Metropolitan gibi, bugün hâlâ koleksiyonlarımızın DNA’sını tanımlayan özgün stil dillerinin doğmasına olanak tanıdı.
Geçmişle bugün tam da bu noktada buluşuyor: Bir zamanlar kiliseleri, sarayları ve tiyatroları süsleyen karolarımız, bugün kalite, dayanıklılık ve Avrupa tasarım geleneğiyle şekillenen çağdaş projelerde ve iç mekânlarda hayat buluyor. Villeroy & Boch karoları, böylece hem tarihi taşıyan hem de geleceği şekillendiren mekânların simgesi olmayı sürdürüyor.
VitrA’da ise Anadolu’nun köklü seramik geleneğinden ve Türk hamam kültüründen beslenen farklı bir hikâye öne çıkıyor. Kökenleri, 1942 yılında Eczacıbaşı Topluluğu’nun temellerinin atıldığı seramik üretimine uzanan bu yaklaşım, zaman içinde güçlü bir tasarım odağı ve yenilikçi bakış açısıyla uluslararası ölçekte etkili bir tasarım diline dönüştü. Bugün İstanbul Modern’den Berlin-Schönefeld Havalimanı’na, Moda İskelesi’nden Abu Dabi’deki Rixos Premium Saadiyat Island’a, Rabat Marriott Hotel’den Berlin’deki Amano Home Hotel’e kadar pek çok prestijli projede VitrA karolarını görmek mümkün. Havalimanlarından otellere, müzelerden restoranlara uzanan bu geniş kullanım alanında, tasarım ve teknoloji çağdaş şehir yaşamıyla buluşmaya devam ediyor.
VitrA’nın Londra’nın tasarım merkezi Clerkenwell bölgesinde, seramik sağlık gereçleri ürünleriyle birlikte karo koleksiyonlarının da sergilendiği showroom’u, markanın uluslararası tasarım sahnesindeki varlığını güçlendiriyor. Bu tür mekânların, tasarım dünyasıyla kurduğunuz ilişkiye ve kullanıcılarla buluşma biçiminize nasıl bir etkisi oluyor?
Karo koleksiyonlarını banyo ürünleriyle birlikte sunmak, VitrA’nın kimliğini, felsefesini ve ayırt edici tasarım anlayışını hatırlatan güçlü bir çerçeve oluşturuyor. Bu birliktelik, markanın bütüncül yaklaşımını görünür kılarken, farklı ürün dünyaları arasındaki doğal bağı da ortaya koyuyor.
Zaman zaman markanın gücüne ve farklı kitlelerde ne kadar güçlü bir karşılık bulduğuna hayran kalıyorum. Ancak beni asıl şaşırtan, aynı kitlenin markaya farklı nedenlerle gelmesi. Kimi yalnızca banyo dünyasını tanıyor, kimi ise yalnızca karo dünyasını. Birbirine paralel ilerleyen bu iki dünya, yan yana var oluyor ve birbirini besliyor. Ortaya çıkan bu çeşitlilik, yeni fikirlerin gelişmesini ve tasarıma, pazara sürekli güncellenen bir bakış açısıyla yaklaşmamızı sağlıyor.
Bu iki alan arasındaki sinerji, benim ve tasarım ekibimiz için aynı zamanda önemli bir etkileşim alanı yaratıyor. Mimarlardan tasarımcılara, aralarında uluslararası ölçekte tanınan isimlerin de bulunduğu profesyonellerle bir araya gelme fırsatı sunuyor. Üstelik bu isimler yalnızca seramik ya da banyo sektörleriyle sınırlı düşünmüyor; yaşam tarzının geleceğini, mekân kullanımını, kamusal hareketliliği, güzellik kavramını ve içinde yaşadığımız çevrenin nasıl daha iyi hâle getirilebileceğini sorguluyorlar. Sorular soruyor, çözüm önerileri geliştiriyorlar.
Benim için bu kişilerle etkileşim kurmak son derece besleyici bir bilgi kaynağı. Aynı zamanda ekibimle birlikte nasıl çalışmam gerektiğini daha iyi anlamama yardımcı oluyor. Profesyonel ilişkiler kurmak, projeleri paylaşmak ve çoğu zaman zorluklarla birlikte yüzleşmek için de önemli bir alan açıyor.
Mimarlar, iç mimarlar ve tasarım dünyasında çalışan herkesin yeni trendleri ve ortaya çıkan ihtiyaçları öngörebilmesi gerekiyor. Bu “alanın” içinde kalmak, bir adım önde olmayı ya da en azından kullanıcı beklentileriyle aynı hızda ilerlemeyi mümkün kılıyor.
Tasarım ekibiniz farklı kültürlerden tasarımcılardan oluşuyor. Bu kültürel çeşitlilik tasarımlarınızı, yaratıcılığınızı nasıl besliyor?
Uluslararası bir ekiple çalışmak; farklı kültürleri, yaşam tarzlarını, deneyimleri, zevkleri ve bakış açılarını bir araya getirmek anlamına geliyor. Yaratıcılık da tam olarak bu çeşitlilikten besleniyor. Farklı perspektifler ekip içinde sürekli bir fikir alışverişi yaratıyor ve bizi yeni ufuklara taşıyor. Elbette tasarım ekibinin, üretim koşullarını ve pazardaki dinamikleri gözeten belirli kriterler doğrultusunda çalışması gerekiyor. Ancak böylesine zengin bir birikimi bir araya getirebilmek, hedef kitlemizi daha iyi anlamamıza ve onlara gerçekten ilham veren tasarımlar ortaya koymamıza yardımcı oluyor.
Önümüzdeki dönemde karo tasarımında öne çıkacağını düşündüğünüz başlıca trendler neler?
Seramik tasarımında trendlerden söz etmek oldukça zor; çünkü bu büyük ölçüde sunulan ürünün türüne ve formatına bağlı olarak değişiyor. Genel bir tasarım perspektifinden baktığımda, tasarım alanında pek çok şeyin, hatta belki de her şeyin, büyük ölçüde keşfedildiğini düşünüyorum. Ancak VitrA, Villeroy & Boch ve engers özelinde değerlendirildiğinde, taş, beton, ahşap ve üst segment kaplamalara yönelen bir eğilimin öne çıktığını söylemek mümkün.
Daha genel anlamda ise, teknolojiyi tasarımla birleştirerek hem estetikte hem de yüzeylerde doğal bir sonuç elde etmeye yönelik bir yaklaşımın güçleneceğini düşünüyorum. Bu da seramik ürünlerde yüksek teknik performansla birlikte çevresel açıdan sürdürülebilir niteliklerin ön plana çıkmasını beraberinde getiriyor.
Antonello Soro’nun liderliğinde şekillenen tasarım yaklaşımı, ekibinin kolektif katkısıyla derinleşiyor. Kıdemli Tasarımcı Selma Gülkan, Kıdemli Tasarımcı Ezgi Vural ve Endüstriyel Tasarımcı Christiane Lion sorularımızı yanıtladı.
VitrA Karo’da uluslararası bir tasarım ekibinin parçası olmak sizin için ne ifade ediyor?
Selma Gülkan:
Uluslararası bir markanın tasarım ekibinin parçası olmak benim için yalnızca yaratıcı bir üretim ortamı değil, aynı zamanda farklı kültürel bakış açıları ve deneyimlerin birleştiği güçlü bir öğrenme ortamı. Küresel bir markanın vizyonuna, tasarım diline ve ürünlerine katkıda bulunmak hem sorumluluk hem de benim ve ekip arkadaşlarım için büyük bir motivasyon kaynağı.
Ezgi Vural:
Benim için hem büyük bir gurur hem de benzersiz bir yolculuk. Elbette köklü bir markanın tasarım sorumluluğunu üstlenmek zaman zaman göz korkutucu olabiliyor. Ancak ekibimizin deneyimi, uyumu ve yaratıcı enerjisi sayesinde tüm zorlukların üstesinden birlikte geliyoruz. Farklı ülkelerde olsak da aramızdaki güçlü bağ ve ortak vizyon, dinamizmimizi hep canlı tutuyor. Üretim merkezimizde bir araya gelip fikirlerimizi paylaşmak, düşünmek ve üretmek bizi hem güçlendiriyor hem de tasarımlarımızı ileri taşıyor. Her gün birbirimizden öğreniyor, bu tasarım yolculuğunu ortak bir başarıya dönüştürüyoruz.
Christiane Lion:
Uluslararası bir ekipte çalışmak, özellikle trend analizi ve yeni teknolojik gelişmelerin takibi açısından araştırma ve geliştirme süreçlerinde yakın bir iş birliği imkânı sunuyor. Tasarımı üretime aktarma aşamasında ya da farklı ulusal pazarlar için geliştirilen tasarım yaklaşımlarını ele alırken, ekip olarak birbirimizden öğreniyoruz. Bu karşılıklı öğrenme ortamı, hem tasarım sürecini zenginleştiriyor hem de ortaya çıkan işlerin farklı bağlamlarda daha güçlü ve tutarlı olmasını sağlıyor.
Markanızın kimliği (VitrA’nın modern ruhu, V&B’nin köklü mirası, engers’in uzmanlığı) tasarım anlayışınızı nasıl etkiliyor? Tasarım yaklaşımınızı markanızın bütüncül tasarım dili içinde nasıl konumlandırıyorsunuz?
Selma Gülkan:
VitrA Karo’nun marka kimliği, benim tasarım yaklaşımımda bir çerçeve ve yol gösterici ilke görevi görüyor. Tasarımlarımda markanın değerlerini, estetik dilini ve hedef kitlesiyle olan bağını dikkate alarak çözümler geliştiriyorum. Aynı zamanda bu kimliği kendi yaratıcı vizyonumla destekleyerek markaya özgünlük ve yenilik katmaya özen gösteriyorum.
Ezgi Vural:
Marka kimliklerimiz tasarım süreçlerimizin merkezinde yer alıyor. Yeni bir koleksiyon üzerinde çalışırken öncelikle markanın geçmişiyle bağlantısını, benzerliklerini ve farklılıklarını inceliyoruz. Ayrıca diğer markalarımızdaki yansımalarını değerlendiriyor, malzeme seçimlerini markanın fiyatlama pozisyonuna göre titizlikle uyarlıyoruz.
Benim kişisel tasarım dilim daha genç ve çağdaş. Ancak Villeroy & Boch’un köklü tarihini, tasarım DNA’sını ve mirasını doğru anlamak ve kendi stilimi buna göre yeniden şekillendirmek benim için öncelik taşıyor. Örneğin, birçok markada çiçek desenleri yaygınken, VitrA için daha minimal ve sade dokularla çalışıyor; Villeroy & Boch içinse daha katmanlı, sanatsal çizimler ve dikkat çekici malzemeleri tercih ediyorum. Böylece her marka kendi özgün ruhunu yansıtıyor ve ben de farklı bakış açılarını bu ruhlarla bütünleştirme fırsatı buluyorum.
Christiane Lion:
İki farklı marka için çalışıyorum: engers ve Villeroy & Boch. Bu da tasarıma yaklaşımımı doğal olarak iki farklı eksende şekillendiriyor.
Engers, taze fikirler ve cesur yaratıcılık için geniş bir alan açan, ilham verici bir karo tasarım anlayışını temsil ediyor. Koleksiyonlar bilinçli olarak alışılmışın dışında, trend odaklı ve zamanın ruhuyla uyumlu şekilde kurgulanıyor. Kullanıcılara kendi tarzlarını özgürce ifade etme ve mekânları kişisel tercihlerine göre şekillendirme imkânı sunuyor. Benim için burada en önemli noktalardan biri Mix & Create yaklaşımı. Seriler birbiriyle kombinlenebiliyor, dekoratif unsurlar merkezi bir rol üstleniyor ve bu da çok sayıda yaratıcı olasılığı beraberinde getiriyor.
İç mekân tasarımındaki gelişmeleri yakından takip ediyorum; hangi renklerin, yüzeylerin ve malzemelerin öne çıktığını sürekli gözlemliyorum. Bu trend hassasiyeti, benim için tasarım sürecinin çıkış noktasını oluşturuyor. Ancak mesele yalnızca trendleri yansıtmak değil; onlara yeni ve ilham verici bir katkı sunabilmek. Geliştirdiğim her koleksiyon için bir hikâye kurguluyorum. Bu hikâye, tasarım sürecinin tamamına yön veriyor ve pazarlama aşamasına kadar taşınıyor.
Villeroy & Boch tarafında ise bambaşka bir zemin söz konusu. Markanın Fransa’ya uzanan kökleri de olan, uzun ve güçlü bir geçmişi var. Bu nedenle her zaman markanın değerlerini ve mirasını merkeze almak gerekiyor. Ortaya çıkan tasarımların premium, zamansız ve markaya bütünüyle sadık olması şart. Engers için yaptığım işler daha oyunbaz ve trend odaklıyken, Villeroy & Boch çok daha kapsamlı bir araştırma süreci ve tarihle derin bir bağ kurmayı gerektiriyor.
Yeni bir tasarım, tarihsel bağlamla uyumlu olmalı; aynı zamanda uluslararası ölçekte de karşılık bulabilmeli. Çünkü Villeroy & Boch, en yüksek kalite beklentisine sahip küresel bir kitleye hitap ediyor. Bu nedenle tarihsel mirasın yanı sıra, karo üretimindeki en yeni teknolojilerle de yakından ilgileniyorum. İnovasyon, markanın rekabet gücünü koruması için kritik bir unsur. Asıl mesele ise geleneğe saygı duyarak onu geleceğe taşımak.
Kullanıcı deneyimi sizin için tasarımda ne ifade ediyor?
Selma Gülkan:
Benim için kullanıcı deneyimi, ortaya çıkan tasarımın ve ürünün temelini oluşturuyor. Bir tasarımın estetik ya da teknik açıdan güçlü olması kadar, kullanıcı tarafından kolayca anlaşılması, rahatça kullanılması ve keyifle deneyimlenmesi de önemli. Kullanıcı deneyimini merkeze aldığımda, yalnızca göze hitap eden değil; aynı zamanda hayatı kolaylaştıran ve yaşam alanlarına değer katan çözümler üretmeyi hedefliyorum.
Ezgi Vural:
Kullanıcı deneyimi bizim pusulamız. Trendleri takip ederken bunları sadece güncel estetik kaygılarla değil, geçmiş yıllardaki kullanıcı tercihleri ve markamızın kimliğiyle bütünleştirerek değerlendiriyoruz. Kullanıcı beklentileri, bir tasarımın görsel yönü kadar teknik detaylarıyla da şekilleniyor.
Bir ürünün kullanım amacı, yüzey dokusundan ebat seçimine kadar tüm tasarım sürecimizi yönlendiriyor. Bu temel kararları genellikle koleksiyonun en başında alıyor, tüm yaratıcı sürecimizi bu çerçeveye göre kurguluyoruz. Böylece oluşturduğumuz her koleksiyon, yalnızca estetik değer taşımakla kalmıyor; aynı zamanda kullanıcıyla uyumlu bir deneyim sunuyor ve yaşam alanına entegre oluyor.
Christiane Lion:
Bir kullanıcının showroom’da bir yüzeye, bir renge ya da küçük bir detaya verdiği tepkiyi görmek benim için son derece kıymetli bir an. Heyecan, merak ya da hatta tereddüt… Bu anlık ve içgüdüsel geri bildirimler, çoğu zaman herhangi bir trend raporunun söyleyebileceğinden çok daha fazlasını anlatıyor.
Bu izlenimler benimle kalıyor ve çoğu zaman yeni fikirlerin çıkış noktasını oluşturuyor. Bir koleksiyonu nasıl rafine ettiğimi, oranları nasıl yeniden ele aldığımı ya da belirli dekoratif unsurları yeniden düşünmemi doğrudan etkiliyorlar. Bu anlamda kullanıcı deneyimi, yalnızca bir geri bildirim değil; yaratıcı sürecin bizzat kendisinin bir parçası haline geliyor. Tasarım ile uyandırdığı duygular ve bir koleksiyonun sonunda nasıl benimsendiği arasındaki döngüyü tamamlıyor.
Başarı tanımınız nedir, bir tasarımın/koleksiyonun başarılı olup olmadığını neler belirliyor?
Selma Gülkan:
Ben başarıyı yalnızca estetik ya da ticari kriterlerle değil, çok boyutlu olarak tanımlıyorum. Bir tasarımın ya da koleksiyonun başarılı sayılabilmesi için, öncelikle güçlü ve özgün bir fikre dayanması gerekir. Bu fikir doğru malzemeler, teknikler ve işçilikle bütünleşmeli. Ayrıca markanın kimliği ve stratejisiyle tutarlı olmalı, sürdürülebilir üretim ilkelerini benimsemeli ve sektöre yenilikçi bir katkı sunmalı. Nihai aşamada ise kullanıcı geri bildirimleri, satış performansı ve uzun vadeli kalıcılık, o tasarımın gerçekten başarıya ulaşıp ulaşmadığını gösterir.
Ezgi Vural:
Benim için başarı, her şeyden önce bir fikri ya da hayali nihai ürüne dönüştürebilmek ve bu süreçte karşılaşılan tüm engelleri aşabilmektir. Başlangıçtaki heyecanımızın aynı canlılıkla son ürüne yansıması, bu yolculuğun en kıymetli kazanımıdır.
Elbette başarıyı somutlaştıran göstergeler de var: tasarım ödülleri, kullanıcı geri bildirimleri ve satış rakamları. Bunların her biri, emeğimizin karşılığını aldığımız önemli dönüm noktalarıdır. Ama benim için en saf ve otantik başarı; ilk hayalini kurduğumuz bir fikrin, sonunda gerçeğe dönüşmüş hâlini görebilmek.
Christiane Lion:
Bir koleksiyonun başarısı, ele aldığı temalarla ne kadar derin ve anlamlı bir bağ kurduğuna bağlı. Bir tasarım, zamanın ruhunu yansıtmalı ve tüm pazarlama araçları boyunca tutarlı biçimde aktarılan net bir hikâye taşımalı. Samimiyet ve kullanıcıyı ikna edebilme gücü, başarıyı belirleyen en temel unsurlar arasında yer alıyor.
Sürdürülebilirlik odaklı yaklaşım (örneğin %100 geri dönüştürülmüş içerikle üretilecek yenilikler), tasarım sürecinizi nasıl dönüştürüyor? Sürdürülebilir malzeme ve süreçler estetik dilinizi nasıl etkiliyor? Örneğin, pigment/glaze kararlarında, yüzey dokusunda ya da format seçimlerinde bu etkiyi nasıl görünür kılıyorsunuz?
Selma Gülkan:
Sürdürülebilirlik odaklı yaklaşım yalnızca kullanılan malzemeleri değil, düşünce biçimimi de dönüştürüyor. %100 geri dönüştürülmüş içeriklerle ya da düşük karbon ayak izine sahip malzemelerle çalışmak, tasarım sürecinde daha bilinçli tercihler yapmamı sağlıyor. Bu da estetik kararlarımı doğrudan etkiliyor; örneğin pigment ya da granül seçimlerinde, yüzey dokularında bu farkı net şekilde görebiliyorum. Dolayısıyla sürdürülebilirlik, yalnızca teknik bir gereklilik değil; tasarımın kavramsal bütünlüğünü destekleyen temel bir değer haline geliyor.
Ezgi Vural:
Sürdürülebilirlik son yıllarda tasarım yaklaşımımızda önemli bir dönüm noktası oldu. Artık sürece bir fikir ya da eskizle değil, teknik imkânlarımızın sınırlarıyla başlıyoruz. Hangi gövde renklerini kullanabileceğimiz, hangi yüzey uygulamalarının mümkün olduğu, hangi formatların üretilebileceği gibi sorularla tasarım alanımızı belirliyoruz.
Bu yaklaşım, sürecimizi yalnızca yönlendirmekle kalmıyor, ona yeni bir derinlik katıyor. Kullanılan pigment tonlarından granül kararlarına, yüzey dokularının sadeliğinden format seçimlerine kadar birçok kararda sürdürülebilir malzemeler etkili oluyor. Her adımda daha bilinçli tercihler yaparak tasarımı geleceğe taşıyoruz ve bu alanda her geçen gün daha cesur, daha güçlü adımlar attığımızı hissediyorum.
Christiane Lion:
Sürdürülebilirlik bugün tasarımda temel bir başarı kriteri olarak görülüyor. Kullanıcılar, ürünlerde kullanılan malzemeler ve üretim süreçleri hakkında dürüst ve şeffaf bir yaklaşım bekliyor. Sürdürülebilir ürünlere yönelik tasarım kararları özellikle kritik; çünkü bu süreçlerde görsel açıdan bazı farklılıklar ortaya çıkabiliyor. Ancak tasarım, özgün ve samimi bir hikâyenin içine yerleştirildiğinde, bu farklılıklar kullanıcılar tarafından kabul görüyor.
Bu nedenle sürdürülebilir malzemeler ve süreçler, estetik dili doğrudan etkiliyor. Pigment ve sır seçimlerinden yüzey dokularına, format tercihlerinden genel tasarım önceliklerine kadar pek çok karar bu çerçevede yeniden değerlendiriliyor. Aynı zamanda kullanıcı deneyimi ile ekolojik hedefler arasında bir denge kurmak da kaçınılmaz hale geliyor.
Kullanıcı deneyimi ile sürdürülebilirlik hedefleri çatıştığında (bakım kolaylığı, kaymazlık, hijyen, renk stabilitesi vb.), tasarımda nasıl bir önceliklendirme yapıyorsunuz?
Selma Gülkan:
Kullanıcı deneyimi ile sürdürülebilirlik hedefleri bazen farklı öncelikler gibi görünse de ben tasarım tercihimi bu iki boyutu dengeleyen bir çerçeve içinde şekillendiriyorum. Kullanıcı sağlığı ve güvenliği (kaymazlık, hijyen, bakım kolaylığı gibi) benim için çok önemli. Ancak bu kriterleri karşılarken, malzeme seçiminden üretim yöntemlerine kadar sürdürülebilirliği de entegre etmeye çalışıyoruz. Renk stabilitesi ya da dayanıklılık söz konusu olduğunda ise uzun ömürlü ve geri dönüştürülebilir çözümler tercih etmek faydalı oluyor. Yani kısa vadede kullanıcı deneyimini garanti ederken, uzun vadede çevresel etkiyi en aza indiren çözümler geliştirmeye odaklanıyorum.
Ezgi Vural:
Böyle durumlarda karar yalnızca tasarımcıya bırakılmıyor; mühendislikten üretime kadar çeşitli disiplinlerin ortak değerlendirmesiyle şekilleniyor. Öncelikle kendimize şu soruyu soruyoruz: Ana hedefimiz ne? Sadece sürdürülebilir bir ürün yaratmak yetmez; aynı zamanda işlevsel, estetik açıdan çekici ve markamızın diliyle uyumlu olmalı.
Bir tasarımın gerçekten başarılı olabilmesi için uzun vadede aynı yüksek kalitede üretilebilir ve sürdürülebilir olması gerekir. Bu yüzden süreç boyunca estetik değerlerle teknik gereklilikler arasında bir denge kurmaya çalışıyoruz. Kaymazlık, yüzey hijyeni, renk stabilitesi ve bakım kolaylığı gibi her detay tasarım kararlarımıza entegre ediliyor. Ortaya çıkan ürün hem çevre dostu oluyor hem de kullanıcıların günlük yaşamına kusursuz şekilde uyum sağlıyor.
Christiane Lion:
Ben her zaman güvenliği ve zorunlu standartları öncelikli tutarım — örneğin kaymazlık veya hijyen gibi, çünkü bunlar taviz verilemez. Bunun ardından ürünün tüm yaşam döngüsünü göz önünde bulundururum. Dayanıklı, rengini uzun süre koruyan ve bakımı kolay bir karo, kısa süreli estetik sunan bir tasarımdan genellikle daha sürdürülebilirdir. Amacım, yüzeyleri ve malzemeleri öyle tasarlamak ki kullanılabilirlik ve sürdürülebilirlik birbirini desteklesin, çatışmasın.