Belirsizliklerle başa çıkmak, değişime uyum sağlamak, zorlandığında destek istemek ve yeniden ayağa kalkabilmek… Dayanıklılık, bugünün gençlerinin yalnızca eğitim hayatında değil, yaşamın her alanında ihtiyaç duyduğu en önemli becerilerden biri.

“Eczacıbaşı’nda Gençlerin Yeri Ayrı” bakış açısıyla gençlerin eğitim, gelişim ve iyi olma hâllerini destekleyen Eczacıbaşı Topluluğu, Türk Eğitim Vakfı (TEV) iş birliği ile yürüttüğü Dr. Nejat F. Eczacıbaşı Vakfı Eğitim Burs Programı kapsamında gençlere sunduğu desteği yalnızca maddi katkıyla sınırlamıyor; kariyer gelişimlerinden sosyal yaşamlarına, bütüncül iyi olma hâllerinden geleceğe hazırlanmalarına uzanan farklı alanlarda da gençlerin yanında yer alıyor.

Bu yaklaşımın bir parçası olarak bursiyerler İstanbul Modern’de gerçekleştirilen buluşmada bir araya geldi. Günün odağında ise, değişim ve belirsizliklerle baş ederken giderek daha fazla önem kazanan “dayanıklılık” ve özellikle gençler için psikolojik dayanıklılık da vardı.

Program, TEV Genel Müdürü Melike Koçoğlu’nun açılış konuşmasıyla başladı. Ardından, eğitmen Irmak Yaşar eşliğinde nefes ve masa başı egzersizleri gerçekleştirildi. Günün devamında Paralimpik milli okçu Öznur Cüre Girdi, yaşamının beklenmedik bir dönüm noktasından altın madalyalarla dolu spor kariyerine uzanan yolculuğunu bursiyerlerle paylaştı.

Buluşmanın devamında ise Eczacıbaşı Holding Kurumsal İletişim Koordinatörü ve Dr. Nejat F. Eczacıbaşı Vakfı Genel Sekreteri İlkay Yıldırım Akalın’ın moderatörlüğünde Prof. Dr. Itır Erhart ve Eczacıbaşı Holding İnsan Kaynakları Grup Başkanı Evrim Bayam bir araya geldi. Bursiyerlerin de katılımıyla ilerleyen sohbette dayanıklılık nedir sorusundan yola çıkarak dayanıklılık; belirsizliklerle baş etme, anlam duygusu, merak, öğrenme çevikliği ve kırılganlıklar üzerinden farklı yönleriyle konuşuldu.

Yaşam Blog için sohbetin öne çıkanlarını derledik.

İlkay Yıldırım Akalın: Dayanıklılık son yıllarda çok konuşuluyor ama çoğu zaman da yanlış anlaşılıyor. Dayanıklılık deyince aklımıza hep çok güçlü, hiç düşmeyen, hiç yorulmayan ve hiç vazgeçmeyen insanlar geliyor. Oysa hepimiz zaman zaman zorlanıyoruz. Ben son yıllarda dayanıklılık üzerine yapılmış en güçlü anlatılardan birinin bir psikoloji kitabında değil, 2015 yapımı Disney ve Pixar ortak üretimi olan Inside Out (Ters Yüz) animasyon filminde olduğunu düşünüyorum. Film aslında çok basit ama çok güçlü bir şey söylüyor: İnsanları güçlü yapan şey yalnızca neşe değil; üzüntü de gerekli, kırılganlık da gerekli, yardım istemek de gerekli.

Itır Hocam, dayanıklılık dediğimiz şey aslında olumsuz duygularla kurduğumuz ilişki olabilir mi? Sizin çalışmalarınız ve literatür bize dayanıklılığın gerçekte ne olduğunu söylüyor?

Prof. Dr. Itır Erhart: Bu kavram benim hayatıma, 10 yıl kadar önce, The School of Life İstanbul’da “resilience” eğitiminde kolaylaştırıcı olmamla birlikte girdi. O günden beri de üzerine okuyorum, düşünüyorum, eğitimler veriyorum.

Kelimenin etimolojisine bakalım önce isterseniz: “resilience” Latince "resilio" fiilinden geliyor. Anlamı bir objenin üzerine baskı uygulanıp kaldırıldıktan sonra "geri sıçraması” hatta “daha da öteye sıçraması”. İlk duyduğunuzda kulağa “zorlukların üstesinden gelmek" gibi geliyor olabilir. Oysa dayanıklılık bir “üstesinden gelme” hali değil; zorlukları, kayıpları ve değişimi kabul etmek ve onlarla birlikte “daha da öteye sıçramak” yani onları bir büyüme deneyimine dönüştürmek…

Bu kavram üzerine okuma yapmak isterseniz lütfen Victor Frankl’ın İnsanın Anlam Arayışı’ndan başlayın. Frankl toplama kampındayken bazı insanların diğer tutuklularla yemeklerini paylaştığını, onlara destek olmaya çalıştığını, bu ağır şartlarda bir anlam arayışına tutunduğunu ve hayatta kalmayı başardıklarını gözlemlemiş.

Bu gözlemlerinden yola çıkarak çevremize, kendimizi içinde bulduğumuz sorunlara bakış açımızın ve sergileyeceğimiz duruşun bizim özgürlüğümüz olduğu ve dayanıklılık seviyemizi belirlediği sonucuna varmış.

Ben, her ihtiyaç hissettiğimde, bu kitabı yeniden okuyorum. Pandemide yeniden okudum mesela. Pandemi elimizde değildi ama ona karşı duruşumuz elimizdeydi. Her gün bunu kendime hatırlatmaya çalıştım…

İlkay Yıldırım Akalın: İş hayatında da bazen dayanıklılığı yanlış yorumlayabiliyoruz; sürekli güçlü görünmek, her şeye yetişmek, hiçbir şeyden etkilenmemek gibi… Evrim, senin gözünden gerçekten iş dünyasında dayanıklı insanların ortak özellikleri neler? Bugün seni etkileyen genç profesyonellerde hangi özellikleri görüyorsun?

Evrim Bayam: Bence de dayanıklılık, iş hayatında yanlış anlaşılan kavramlardan biri. Çoğu zaman dayanıklı olmayı; hiç yorulmamak, hiç etkilenmemek, her şeye yetişmek ya da her koşulda güçlü görünmek gibi düşünebiliyoruz. Oysa benim için dayanıklılık tam olarak bu değil. Dayanıklı olmak; zorlandığını fark edebilmek, gerektiğinde destek istemekten çekinmemek, düştüğünde yeniden kalkabilmek ve yaşadığı deneyimden bir şey öğrenerek devam edebilmek demek. Yani aslında dayanıklılık, hiç zorlanmamak değil; zorlandığında kendinle temasını kaybetmeden ilerleyebilmek.

Gerçekten dayanıklı insanların ortak birkaç özelliği olduğunu düşünüyorum. Öncelikle kendilerini iyi tanıyorlar. Neye güçlerinin yettiğini, hangi durumlarda zorlandıklarını, nerede desteğe ihtiyaç duyduklarını fark edebiliyorlar. Bu farkındalık çok kıymetli; çünkü insan kendini tanıdıkça hem sınırlarını hem de potansiyelini daha iyi yönetebiliyor.

Bir diğer ortak özellikleri de değişime açık olmaları. İşler bekledikleri gibi gitmediğinde ya da yeni bir belirsizlikle karşılaştıklarında bunu sadece bir engel gibi görmüyorlar; “Buradan ne öğrenebilirim?” diye bakabiliyorlar. Bence iş hayatında güçlü kalmanın önemli yollarından biri de bu bakış açısı.

Bir de anlam duygusunun çok belirleyici olduğunu düşünüyorum. Yaptığı işin kendisi için ne ifade ettiğini bilen, katkısını görebilen insanlar zorluklar karşısında daha sağlam durabiliyor. Çünkü sadece sonuca değil, o sonuca giderken ortaya koyduğu emeğe ve yolculuğa da sahip çıkıyor.

Bugün beni en çok etkileyen genç profesyonellerin ortak özelliklerine baktığımda; merak, öğrenme çevikliği ve samimiyetin öne çıktığını görüyorum.

Her şeyi bilmek zorunda olmadıklarını kabul ediyorlar ama öğrenmekten de kaçmıyorlar. Soru soruyorlar, geri bildirim istiyorlar, daha iyisini nasıl yapabileceklerini düşünüyorlar; bu bence çok değerli.

Eczacıbaşı Topluluğu olarak gençlerle temas ettiğimiz her alanda şunu çok net görüyoruz: İş dünyası artık deneyimin yanında merakı, öğrenme çevikliğini, farklı bakış açılarını ve dönüşüme açık olmayı da çok daha fazla önemsiyor. Bugünün gençleri de iş dünyasına bu anlamda güçlü bir enerji getiriyor. Kariyerlerine iyi bir başlangıç yapmanın ötesinde; katkı sağlayabilecekleri, fikirlerinin duyulduğunu hissedecekleri, gelişirken etki de yaratabilecekleri ortamlar arıyorlar. Biz de gençlerle kurduğumuz her teması karşılıklı bir öğrenme alanı olarak görüyoruz. Gençler iş dünyasını deneyimlerken biz de onların sorularından, bakış açılarından ve dönüştürme gücünden besleniyoruz.

Evrim Bayam: “Dayanıklılık, hiç zorlanmamak değil; zorlandığında kendinle temasını kaybetmeden ilerleyebilmek ve gerektiğinde yardım isteyebilmek.”

İlkay Yıldırım Akalın: Çok teşekkürler Evrim. Çok güzel anlattın; "anlam" dedin. Bu anlamı yaratmak bizim için çok önemli ama ona bir ilave yapayım: Bu durum aynı zamanda kendin olmakla da alakalı. Herkesin kendi yaşam amacı üzerine düşünmesi önemli. "Ben niye varım bu dünyada? Hangi değerler benim için olmazsa olmaz değerler?" sorularını sormalıyız. Çünkü böyle kendinize ait bir evreniniz ve çizgileriniz olmazsa -ki tabii esnemeye de açık olmalı bunlar- hayatta gideceğiniz yönü ve yolu bulmakta zorlanıyorsunuz. Yaşam amacınız net olduğunda, o size bir rehber gibi oluyor ve her şey ona göre şekilleniyor.

Hepimiz farklı aile yapılarından, farklı çevrelerden geliyoruz, farklı eğitimler alıyoruz ve farklı sosyalleşme süreçlerinden geçiyoruz. Hiçbirimiz eşit şartlarda büyümüyoruz. Peki, dayanıklılık sonradan öğrenebileceğimiz, yerine koyabileceğimiz bir şey mi?

Prof. Dr. Itır Erhart: Bence öğrenebiliriz çünkü bu eğer bakış açımızla ve düşünce sistemimizle ilgiliyse bunu öğrenmek mümkün. Yıllarca dayanıklılık anlattım ve dayanıklılık deyince hep bambudan bahsedilir. Ancak benim için en kuvvetli metafor istiridyedir. Neden derseniz; istiridye inciyi nasıl yapıyor biliyor musunuz? Normalde kapalıdır ama arada beslenmek için kabuğunu açar. O kabuğu açarken içeri istemediği birtakım taş, toprak, kum taneleri de girer ve bu durum onu rahatsız eder. İstiridye bu yabancı maddeyi dışarı kolay kolay atamadığı için onun etrafını salgısıyla örmeye başlar ve o sürecin sonunda inciyi meydana getirir. Doğal yollarla inci böyle oluşur. Bu bence çok kuvvetli bir metafor çünkü dayanıklılık ve direnç konfor alanında asla gelişmez. Biz ne zaman o konfor alanının bir tık dışına çıkmaya başlarsak, aslında o zaman çok daha dirençli hale geliyoruz.

O zorlama olmasa, o büyüme ve gelişme pratiği de gerçekleşmiyor. O yüzden bu süreci hep biraz cesaretle dengeleyin; konfor alanının dışına çıkma motivasyonu ve cesaretiyle.

Kimi zaman bizim hiç beklemediğimiz, "Ben bir adım atayım da daha dayanıklı olayım" diye planlamadığımız şekillerde hayat bizi oraya götürür ve biz orada gelişiriz. Bu tamamen bakış açımızla ilgilidir. O yüzden öğrenebiliriz; yavaş yavaş kendimizi konfor alanının dışına çıkararak ve korkmayarak. Zorlandığımızda düştüğümüz de oluyor; sınavdan kötü not alıyoruz, reddediliyoruz, terk ediliyoruz. Bunların hepsi hayatta var ve hepimize oluyor, bana da hâlâ oluyor. Önemli olan "Ben buradan ne öğrendim?" bakış açısını geliştirebilmek; "Mahvolduk, bittik, ben bir daha asla yapamam" dememek. Benim de başarısız olduğum, batırdığım işler oldu. Orada durup "Buradan ne öğrendim?" diyebilmek öğrenilebilen bir şeydir ve tabii ki konuşabilmek, yardım istemek çok önemlidir.

İlkay Yıldırım Akalın: “Herkesin kendi yaşam amacı üzerine düşünmesi önemli. Kendinize ait bir evreniniz ve çizgileriniz olmazsa hayatta gideceğiniz yönü bulmakta zorlanıyorsunuz.”

İlkay Yıldırım Akalın: Evet, istiridye örneği de gerçekten çok güzel. Zaten doğayı örnek alsak, oradan beslensek pek çok konuya yaklaşımımız değişebilir.

Sizce bugün gençlerin en çok vazgeçmemesi gereken ve aynı zamanda en çok vazgeçmesi gereken şeyler nelerdir?

Evrim Bayam: Vazgeçmemeleri gereken şey, ilk soruda da belirttiğim gibi, kesinlikle merakları. Çünkü merak insanı dinamik tutan, öğreten ve daha iyisini daha güzel bir şekilde hayata geçirmenizi sağlayan yegane olgudur. Merakınızı asla kaybetmeyin.

"Neyden vazgeçelim?" derseniz; o sürekli mükemmel olma çabasından, yani "1-0 halinden" vazgeçin derim. "Yeterince iyi değilim, daha iyi olayım" çabasının hiçbir şeye yetmediği o yetersizlik hissi var ya... İşte ondan vazgeçmek gerekiyor. Kafamızdaki o mükemmele ulaşamayınca "Hiçbir şey olmadı" algısıyla her şeyi bırakma sendromunu ne olur terk edelim. Çünkü sizler olduğunuz gibi zaten çok değerli ve iyisiniz.

Tabii ki her zaman daha iyisi için çaba gösterelim ama mükemmel olmak için değil, kendiniz olmak ve kendi hedeflerinize ulaşabilmek için çaba gösterin. "Mükemmel, iyinin düşmanıdır" derler, bununla ilgili kitap da var biliyorsunuz. Gerçekten elinizden gelenin en iyisini yaptığınıza emin olun, bu yeterlidir.

Prof. Dr. Itır Erhart: Ben de merakın yanına "heyecanı" eklemek isterim sevgili arkadaşlar. Sizi ne heyecanlandırıyorsa ondan asla vazgeçmeyin. Ben hâlen kendime soruyorum; "Bu ara beni ne heyecanlandırıyor?" diye. Bu yeni bir spor, yeni bir insan ya da yeni bir yaşam tarzı olabilir. Çoğu zaman heyecanımızı "yoldan çıkaran bir şeymiş" gibi algılayıp baskılıyoruz; oysa heyecan duyduğunuz yerde size ait bir şey vardır, o duygu size bir şey söylüyordur. Heyecanınızın peşinden gidin, hiç pişman olmazsınız; iş seçerken de partner, spor ya da seyahat seçerken de bu böyledir.

Bir de kırılganlıklarımızla var olabilmek çok önemli. Dışarıdan bakınca "Bravo, hayatı ne güzel" gibi görünüyor olabilir ama hepimizin kırılganlıkları var ve biz onlarla var olabildiğimiz zaman güçlüyüz. Kırılganlıklardan özgürleşmeye çalışmak yerine onlara sahip çıkmalıyız.

"Neyden vazgeçelim?" kısmına gelirsek: Etrafınızda durup sürekli "Sana mı kaldı? Sen mi yapacaksın? Sen kim oluyorsun?" diyen insanlardan ben şahsen kaçıyorum. Sivil toplumda kendimce anlam bulduğum, beni heyecanlandıran bir sürü iş yapıyorum. Ben vegan oldum, gelip "Sen vegan oldun da ne değişti?" diyenler oluyor. Kulağımı tıkıyorum ve o insanlardan uzaklaşıyorum. Bunun yerine, size "Harika bir şey yapıyorsun, ben sana bunun neresinde destek olabilirim, birlikte ne yapabiliriz?" diyen insanları hep yakınınızda tutun.

Prof. Dr. Itır Erhart: “Kırılganlıklarımızla var olabilmek çok önemli. Kırılganlıklardan özgürleşmeye çalışmak yerine onlara sahip çıkmalıyız.”

İlkay Yıldırım Akalın: Bursiyerlerimizle yaptığımız görüşmelerde öne çıkan en güçlü konulardan biri başarısızlık değil, aslında belirsizlik. "Doğru bölümde miyim? Şimdi ne yapacağım? İş bulabilecek miyim? Hayatımı nasıl idame ettireceğim? Yurt dışına mı gitsem?" gibi pek çok kaygı var. Belirsizlikler karşısında kendimizi daha donanımlı hale getirmek için nasıl düşünmemiz lazım? Belirsizlikle en iyi baş eden insanlar bunu nasıl yapıyorlar?

Evrim Bayam: Bence belirsizlik zaten hayatın kendisi. Bir dakika sonra ne olacağını bilebiliyor muyuz? Hayır.

Aslında hayatın her anı belirsiz. Önemli olan bunu bilerek, endişe ve kaygı içinde boğulmak yerine kendimiz için o "anlamı" bulabilmek. Ne yapmak istiyoruz, ne hedefliyoruz? Asıl kritik kısım bu. Çünkü eğer kurban rolünü seçersek ve kendimizi belirsizliğin içine hapsedersek olduğumuz yerde sayarız, hiçbir yere gidemeyiz. Hayat zaten böyle bir şey ama ben ne istediğimi biliyorsam, o çerçevede çaba gösteririm. Çaba gösteririm ama yol beni tam olarak planladığım yere götürmeyebilir çünkü hayat hiçbir zaman dümdüz bir çizgide gitmez. Hayat kalp atışı gibidir; bir gün yukarıdayız, bir gün aşağıdayız. Zaten o çizgi stabil ve dümdüz olsa hayat biterdi.

Kendi yolculuğumdan örnek vereyim: Ben problem çözmeyi, bir şeyleri bozup yapmayı çok seven biriydim ve "Elektronik mühendisi olacağım" dedim. 90’ların başında bir kız öğrenci olarak Anadolu Meslek Lisesi'ne gittim. Ama okurken fark ettim ki mühendis kafasını, o sistematik düşünceyi çok seviyorum ama elektronik mühendisi olmak istemiyorum. Bu kararı verebilme cesaretini gösterdim ve yönümü endüstri mühendisliğine çevirdim. Endüstri mühendisliği okurken de hayalim üretimde, sahada çalışmaktı. Stajlarda torna tesviye yapılan sahalarda saatlerce çalıştım. Sonra baktım, "Bu da çok güzel ama ben bunu da istemiyormuşum" dedim ve yolumu teknolojiye, yeniliklere çevirdim. 2000’li yıllarda Amerika'ya gidip telekomünikasyon ve bilişim yönetimi üzerine yüksek lisans yaptım. Anne ve babam öğretmendi, burs bulmaktan başka şansım yoktu; okulların kapısını aşındırdım, hocaları belki biraz bunalttım ve o kararlılığımı görüp bana burs verdiler.

Yolum yine doğrusal ilerlemedi; Amerika'da satış-pazarlamada başladım, Türkiye'ye dönüp telekomünikasyon firmasında iş geliştirme, şirket birleşmeleri, inovasyon süreçlerini yürüttüm. Sonra kendi şirketimi kurdum, büyüttüm ve sattım. Orada da hiçbir şey kolay değildi. Sonunda yolculuk beni iletişim, strateji, teknoloji ve sürdürülebilirlikle harmanlanan insan kaynakları alanıyla buluşturdu ve altı aydır da Eczacıbaşı Topluluğunda İnsan Kaynakları ekiplerine liderlik ediyorum.

Gördüğünüz gibi yolculuğum sürekli aşağı yukarı hareket eden bir yoldu. Bana ne zaman bilmediğim bir pozisyonla gelseler "Bilmiyorum ama öğretirseniz öğrenirim, anlarım" dedim. Önemli olan, hedefler koysak da o hedeflerin değişebileceğini kabul etmek ve kalbinize, aklınıza uyan noktayı bulmaktır. Hayatı kalbinizin ve aklınızın akışına bırakırsanız, anlamı da bulursanız hayat sizi bir şekilde bir yerlere götürüyor.

Prof. Dr. Itır Erhart: Evrim Hanım o kadar güzel ifade etti ki... Arkadaşlar, bizden büyük bir amacımızın olması gerekiyor. Ben lisedeyken, üniversitedeyken hep "En iyi okula gideyim, derece yapayım, en iyi kariyeri inşa edeyim" diye düşünüyordum. Ama hayatımın gerçek anlamını üniversitede gönüllülük yapmaya başlamamla keşfettim. İlk kez "Itır, sen bir işe yaradın ve çok anlamlı bir şey yapıyorsun" dedim. Eğitime eşit erişim için hafta sonları çocuklara gönüllü eğitimler verdim, çocuk hastanesinde çalıştım. Hayatımda hep gönüllülük oldu ve o benim en zor zamanlarda, belirsizliklerle mücadele ederken tutunduğum, benden büyük bir hikâye haline geldi.

Pandemi dönemini hatırlayın. Bizim olayımız "Adım Adım" ile koşarak TEV gibi sivil toplum kuruluşları için bağış toplamaktı. Birden eve kapandık; yarışlar iptal, koşamıyoruz ve yüzlerce STK o parayla proje yapacaktı. Evde oturmaya hiç alışık biri değilim, moralim çok bozuldu. Sonra "Itır, evdeyiz ama burada da yapacak bir şey olmalı" dedim. Fransa'da balkonda maraton koşan bir adam gördük; bir arkadaşımız hızlıca bir uygulama yazdı ve iki arkadaş kendi evlerimizde 42 kilometre koştuk. Küçük bir evde, duvarlara çarpa çarpa tam 2000 tur attım. Ama o sayede Lokman Hekim Sağlık Vakfı aracılığıyla sağlık çalışanlarının tulum ve maske ihtiyaçları için müthiş bir bağış topladık; sonrasında TOG için bilgisayarlar ayarladık.

Söylenmek yerine büyük amacıma tutundum: "Ben bir değer yaratmak için buradayım, insanları mobilize edebiliyorum" dedim ve o döngüden çıkmayı başardım. Her dibe vurduğunuzda o büyük amaç sizi oradan çekip çıkarır. Tabii evinizde maraton koşmak zorunda değilsiniz, ben de bir daha yapmadım zaten.

Bir de gerçekten heyecanınızın peşinden gidin. Ben iyi bir üniversitedeydim, güzel bir master yapmıştım, işim vardı ama bir düğünde birine aşık oldum. Çok heyecanlandım, "Bu ilişkiye bir şans vereceğim" dedim ve paldır küldür Chicago'ya gittim. Orada bir otobüs durağında, "Maraton zor mu zannediyorsun? Kemoterapiyi dene!" yazan bir poster gördüm. Çok çarpıcı bir slogandı ve çok etkilendim. Maratonla kemoterapi arasında nasıl bir bağ olduğunu merak ettim ve lösemi-lenfoma araştırmalarına kaynak yaratmak için koşan insanlar olduğunu fark ettim. "Ne olacak, biz de koşarız, yaparız" dedim. Şu an Adım Adım’da 140 bin kişi koşuyor, milyonlarca bağış toplanıyor, Hollanda'da şubemiz açıldı; her şey o heyecanla attığım cesur adımla başladı. Cesur olun, heyecanınızın peşinden gidin.

İlkay Yıldırım Akalın: “Bursiyerlerimizle yaptığımız görüşmelerde öne çıkan en güçlü konulardan biri başarısızlık değil, aslında belirsizlik.”

İlkay Yıldırım Akalın: Belirsizlikler ve krizler insanı yaratıcılığa itiyor, konfor alanının dışına çıkmak insanı büyütüyor ve geliştiriyor. Ben son sorumu sorayım ikinize de: Bundan 10 yıl sonra bursiyerlerimiz dönüp baktıklarında akıllarında bugünden hangi cümlenin kalmasını isterdiniz?

Evrim Bayam: Ben şöyle söylemek isterim: "Keşkeler değil, iyi ki’ler biriktirin." Bunun için de merakınızı ve öğrenme çevikliğinizi hep yanınızda taşıyın. Bir de son olarak; ben karar verirken her zaman aklımı ve kalbimi kahve içmeye çıkarırım. Siz çay içirebilirsiniz fark etmez ama aklınız ve kalbiniz size her zaman doğru yolu gösterir, onu takip etmeyi unutmayın.

İlkay Yıldırım Akalın: Sadece biriyle olmuyor tabii, aklı kalpsiz bırakmamak lazım.

Evrim Bayam: Kesinlikle, ikisi beraber kahve içip sohbet ediyorlar. Ben kararlarımda bundan çok faydalanıyorum ve bugüne kadar beni hiç yanıltmadılar, hepinize tavsiye ederim.

Prof. Dr. Itır Erhart: Ben de şunu ekleyebilirim: "Çok korkunç, felaket bir döneme denk geldik" söylemi çok yaygın ama samimiyetle söylüyorum, dünyanın geçtiği en kolay, yaşam beklentisinin en yüksek, çocuk ölümlerinin en düşük olduğu zamanlardayız. Bizden önce de insanlar savaşlar, darbeler yaşadı. II. Dünya Savaşı daha 100 yıl bile olmadı. Geçenlerde Hiroşima'daydım; insanlar evine giderken başlarına atom bombası düştü ama bugün orada yeniden kurulmuş harika bir kent ve müze var. O yüzden o dramatik kurban psikolojisinden çıkmak gerekiyor. "Başıma bunlar geldi" demek yerine "Var olduğum bu ortamda kendim, çevrem ve gezegen için en iyisini nasıl yapabilirim?" sorusunun peşinden gitmeliyiz.

Benim kahramanlarımdan biri olan Jane Goodall'u ölmeden önce İstanbul'da iki gün ağırlama şansım oldu. 90 küsur yaşındaydı ama her sabah aynı coşku, heyecan ve umutla uyanıyordu. Onun Book of Hope (Umut Kitabı) eserinde dediği gibi: "Her sabah uyandığınızda o gün dünyada bir etki yaratırsınız ve bu etkinin nasıl bir etki olacağına siz karar verirsiniz."

Ben bugün evde pinekleyip "Korkunç bir zamanda dünyaya geldim" demeyi de seçebilirdim ama sabah başka bir gençlik grubuyla, şimdi de burada sizlerle buluşmayı seçtim ve çok mutluyum. Her gün yarattığımız etkinin ne olacağına karar vermek bizim elimizde, Jane’in bu bakış açısı umarım size de ilham verir.

Evrim Bayam: “Belirsizlik zaten hayatın kendisi. Önemli olan bunu bilerek, endişe ve kaygı içinde boğulmak yerine kendimiz için hayatın anlamını bulabilmek ve onun ardından gitmek.”

İlkay Yıldırım Akalın: Konuklarımıza çok teşekkür ediyoruz. Şimdi sözü ve mikrofonu sorularınız için sizlere bırakıyoruz.

Kerem Eraslan (Boğaziçi Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler): Günümüzde yaşam koşullarının geçmişe göre daha iyi olduğunu kabul ediyorum ama arkadaşlarımla paylaştığımız o umutsuzluk ve yalnızlık hissini aşamıyorum. "Gelecekte bir evim, arabam olabilecek mi? Mezun olunca iş bulabilecek miyim?" gibi çok ciddi kaygılarımız var ve bunlar azalmıyor. Benim etki alanımın dışında şeyler oluyor ve tek başıma dayanıklı olarak çözebileceğim şeyler değil. Böyle olunca da insan kendini geri çekmeli mi, fedakârlık yapmamalı mı diye düşünüyor ve dayanıklılık zedeleniyor. Burada nasıl bir çözüm bulabiliriz?

Prof. Dr. Itır Erhart: Seni çok iyi anlıyorum. Öncelikle şunu söyleyeyim; ben 50 yaşındayım ve hiçbir zaman evim ya da arabam olmadı. Mutluluğu ve umudu hiçbir zaman bunlara bağlamadım. Varımı yoğumu hayatta anlamlı bir miras bırakmaya, Adım Adım’a harcadım. Belki bu da bir bakış açısıdır; başarı kodlarını, bize dayatılan ev-araba kalıplarını kendimizce yeniden tasarlamalıyız. Tabii 20 yaşındayken ben de seninle aynı endişeleri taşıyordum, bu dinginliğe ulaşmak çok zaman aldı ve düşe kalka oldu. Ama umudun hep var olduğunu hatırlatmak için Mandela’ya, Jane Goodall’a bakın derim. Geçmişte çok zorlu dönemlerin içinden bile yine umudu ve anlamı üreten insanlar çıktı ve bize ilham verdiler. Kendinizden şu an çok şey beklemeyip kendinize zaman tanıyın.

Evrim Bayam: "Biz değilsek kim, şimdi değilse ne zaman?" Sorulması gereken soru budur. Önemli olan "Bizim başımıza geldi, ne yapacağız?" demek yerine kendi etki alanımız içinde ne yapabileceğimize odaklanmaktır. Mevlana'nın dediği gibi: "Sen yola çık, yol sana görünür." Umudu kaybettiğimizde beynimiz otomatikman "kaç ya da savaş" moduna girer ve mantıklı düşünen o ön beyin çalışmaz hale gelir; hiçbir şey üretemeyiz. Oysa bir şeyler üretip çabaladıkça oradan enerji alırsınız ve o umut yeniden doğar. Bakış açınızı dönüştürdüğünüzde her kapı açılır.

İlkay Yıldırım Akalın: Şu an zor olabilir ama bu hikâyenin son bölümü değil. Önemli olan bu sürede senin kendini nasıl koruduğun, varlığına ve doğru bildiğin değerlere nasıl sahip çıktığındır.

Prof. Dr. Itır Erhart: “Her gün yarattığımız etkinin ne olacağına karar vermek bizim elimizde.”

Tuğrul Berke Mendeş (Koç Üniversitesi, Tıp): Zor durumlarda tek başına mücadele etmek bazen çözüm olmuyor, destek almaya ya da rol modellere ihtiyaç duyuyoruz. Okullarda, çalışma ortamlarında veya toplumda dayanıklılığı geliştirmek için kolektif olarak neler yapılabilir?

Evrim Bayam: Sohbetlerimizde sadece endişeleri konuşmaktan ziyade "Ne yapabiliriz, nasıl yapabiliriz?" kısmına odaklanmalıyız. Değişim bireyde başlar; kelimeleriniz, diliniz ve enerjiniz değiştikçe bu durum bir Meksika dalgası gibi etrafınıza yayılır. Toplumsal dayanıklılığı artırmanın ilk adımı bu yapıcı sohbetleri çoğaltmaktır.

Prof. Dr. Itır Erhart: Çok samimi söylüyorum, üniversiteler ve müfredatları maalesef günümüzün ihtiyaçlarının, yapay zekânın ya da bu bahsettiğimiz "soft skills" (öz yeterlilik, dayanıklılık) becerilerinin çok gerisinde kaldı. Üniversitelerin yapamadığı bu açığı, bugün burada olduğunuz gibi alternatif yapılar, burs programları kapatıyor; buraları sonuna kadar değerlendirin. Kurumlar bu işi çok daha iyi anladı. Eczacıbaşı gibi yapılar çalışanların iyi olma halini gözetiyor. Size sadece kâr tablolarına bakan değil, insan olarak değer veren kurumlarda var olmaya çalışın.

İlkay Yıldırım Akalın: Biz de tam bu noktada ne yapabiliriz diye düşündük ve burs programımızın içerisine evital iş birliğiyle psikolojik destek modülünü ekledik. Bu dayanıklılık ve yetkinlikleri artırmak için TEV ile de yeniden bir araya gelip daha fazlasını konuşacağız.

Fatma Aksu Arıuçar (TEV, Topluluk Geliştirme Yöneticisi): Gençlerden bu kaygıları çok sık duyuyoruz ve bilin ki asla yalnız değilsiniz. TEV ve Eczacıbaşı gibi güçlü kurumlar yan yana geldiğinde bütçeler ve kurumsal iş birlikleriyle bu destekleri sağlamak çok daha kolay oluyor. Ama en önemlisi; yanınıza bakın, birbirinizin en büyük dayanak noktası sizlersiniz. Üniversite topluluklarınızı, WhatsApp gruplarınızı kovalayın. "Hadi bir araya gelelim, sinemaya kim gelir, ders çalışan var mı?" diyerek sosyalleşin. Hepimizin bir yoldaşa ihtiyacı var, bunu istemekten çekinmeyin. Bu burs grupları en doğal destek alanlarınızdır.

Prof. Dr. Itır Erhart: Yardım istemekten asla çekinmeyin arkadaşlar; hep beraber mutlaka bir çözüm yaratırız.

Azra Aylin Kul (İstanbul Teknik Üniversitesi, Endüstri Mühendisliği): Staj aradığım bu dönemde şirketlere hep mükemmel taraflarımızı anlatmak zorundaymışız gibi hissediyorum; eksikliklerimizi söylersek elenecekmişiz algısı var. Beynim "Şunları anlat" derken kalbim "Ama ben bunları da öğrenmek istiyorum, şunlar eksiğim" diyor. Bu dengeyi nasıl kurmalıyız, şirketlerin beklentisi nedir?

Evrim Bayam: Teşekkürler Aylin. İşin karar noktası kesinlikle samimiyettir çünkü karşı taraf maske takıp takmadığınızı anlıyor. Kendiniz olarak orada durduğunuzda "Kendini biliyor, ne istediğinin farkında ve gelişime açık" imajı çiziyorsunuz. Kendinizi maskelemeye çalıştığınızda ise karşı tarafta "Ya kendini tanımıyor ya da bize oynuyor" hissi uyanıyor. Biz dürüst, saygılı ve şeffaf insanlar arıyoruz. Eczacıbaşı Topluluğu'nun temel değerleri de budur. 27 yıldır iş hayatındayım, bir gün bile ayağım geri geri giderek ofise gelmedim çünkü çalıştığım şirketler hep değerlerimle örtüşen yerlerdi. Sizi "mış gibi" yapmaya zorlayan bir şirketteyseniz zaten yanlış yerdesinizdir. Kendiniz olamadığınız yerde bir süre sonra şikayet etmeye başlarsınız, bu da toksik bir ortam yaratır ve yolların ayrılmasına neden olur. Kendiniz olarak var olabildiğiniz, üretebildiğiniz şirketleri tercih edin.

İlkay Yıldırım Akalın: Sizler bize çok iyi geldiniz, umarım bu sohbet size de iyi gelmiştir. Katıldığınız için hepinize çok teşekkür ederiz.