Gezegenin su döngüsü, uzun yıllardır ilk kez bu kadar kırılgan. Artan talep, değişen iklim dengeleri ve insan faaliyetlerinin yarattığı baskı, suyun doğal yenilenme kapasitesini zorluyor. Bu durum, yalnızca kaynakların azalmasıyla sınırlı kalmayan; ekosistemlerden ekonomilere uzanan çok katmanlı bir kırılmaya işaret ediyor. Gelinen noktada artık “su krizi” tanımı yetersiz kalıyor; yerini daha derin bir kavram alıyor: su iflası. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Rektör Danışmanı, Deniz Bilimleri Enstitüsü ve İklim Merkezi Müdürü Prof. Dr. Barış Salihoğlu ile Eczacıbaşı Holding Enerji ve Sürdürülebilirlik Genel Müdürü Tolga Güneri, Yaşam Blog için su sistemlerindeki bu kırılmanın ardındaki dinamikleri, riskleri ve geleceğe dair olası senaryoları konuştu.

Tolga Güneri: Son dönemde su stresi, su kıtlığı, su riskleri gibi kavramları çok sık duymaya başladık. Hatta “su krizi” yerine “su iflası” kavramının kullanılmaya başlandığını görüyoruz. Bu konuda sizce yeni bir eşiğe mi geldik? Bu tablo yalnızca tatlı su kaynaklarını mı, yoksa havzadan kıyıya uzanan tüm ekosistemi mi etkiliyor?

Prof. Dr. Barış Salihoğlu:

Burada artık kritik bir eşikten söz ediyoruz. “Stres” ve “kriz” gibi kavramlar geçici ve yönetilebilir bir durumu çağrıştırırken, “su iflası” ise bazı sistemlerde artık aşırı ve plansız kullanımın, kirliliğin ve iklim baskısının doğal yenilenme kapasitesini zorladığını, hatta yer yer aştığını anlatıyor. 2026 tarihli Birleşmiş Milletler Üniversitesi raporu da tam olarak bunu vurguluyor: mesele artık sadece dönemsel su stresi değil, bazı havzalarda yapısal olarak yıpranma ve çok değerli ekolojik sistemlerin kaybı, yani geri dönülemez bir durum söz konusu.

Üstelik bu tablo yalnızca tatlı su kaynaklarıyla sınırlı değil. Nehirlerden yeraltı sularına, sulak alanlardan kıyı ve deniz ekosistemlerine kadar uzanan tek ve birbirine bağlı bir sistemden bahsediyoruz. Havzada meydana gelen her olumsuz etki, zincirleme etkilerle denizlere kadar taşınıyor.

Özellikle deltalar, lagünler, kıyı sulak alanları ve kapalı ya da yarı kapalı denizler gibi hassas ekosistemlerde bu etki daha belirgin hale geliyor. Örneğin yukarı havzada aşırı su çekimi varsa aşağı havzada deltalar küçülüyor, sulak alanlar zayıflıyor ve kıyı erozyonu artabiliyor. Benzer şekilde tarımsal, evsel ve endüstriyel kirlilik de nehirler aracılığıyla denizlere ulaşıyor ve su kalitesini doğrudan etkiliyor.

Bu nedenle su iflası yalnızca bir kaynak sorunu değil; ekosistemlerin kendini yenileme kapasitesinin zayıflaması anlamına geliyor. UNESCO verileri de bunun artık yerel ve istisnai bir durum değil, küresel ölçekte sistemik bir sorun haline geldiğini gösteriyor.

Denizler ise bu sürecin en erken sinyallerini veren alanlar olarak karşımıza çıkıyor. Türkiye gibi iklim baskısını giderek daha fazla hisseden ve uzun kıyı şeridine sahip ülkeler için bu bütüncül bakış açısı artık bir tercih değil, zorunluluk.

“Artık geçici bir kriz değil, yapısal bir kırılma söz konusu.”

Tolga Güneri: İklim değişikliği su döngüsünü nasıl dönüştürüyor? Kuraklık, taşkın, sıcaklık artışı ve deniz seviyesi yükselmesi birlikte düşünüldüğünde, Türkiye ve benzeri ülkeleri neler bekliyor?

Prof. Dr. Barış Salihoğlu: İklim değişikliği su döngüsünü daha düzensiz ve öngörülemez hale getiriyor.  Geçişler daha sertleşiyor: bir yanda uzun kuraklık dönemleri, diğer yanda kısa sürede yoğun yağış ve taşkınlar. Bu durum aynı anda hem su kıtlığı hem taşkın riski anlamına geliyor.

Sıcaklık artışı buharlaşmayı artırıyor, toprak nemini düşürüyor, tarımsal su talebini yükseltiyor. Dolayısıyla değişim yalnızca yağış miktarında değil; zamanlama, şiddet ve suyun depolanma biçiminde yaşanıyor.

Türkiye ve benzeri ülkelerde bu tabloya kıyısal kırılganlık da ekleniyor. Deniz seviyesi yükselmesi, tuzlu su girişi, kıyı taşkınları ve deltaların hassaslaşması, özellikle kıyı ovaları, sulak alanlar ve düşük kotlu yerleşimler için önemli riskler yaratıyor. Bu süreç yalnızca çevresel değil, aynı zamanda ekonomik ve sosyal etkiler de doğuruyor.

Akdeniz havzası iklim değişikliğine en duyarlı bölgelerden biri olduğu için su meselesini yalnızca kuraklık meselesi olarak değil, aynı zamanda gıda güvenliği, şehir dayanıklılığı ve ekosistem sağlığı meselesi olarak ele almak gerekiyor.

Bu nedenle su politikalarının iklim uyum politikalarından ayrı düşünülmesi artık mümkün değil.  

Tolga Güneri: Sanayi ve tarımda su yönetimi artık yalnızca maliyet değil, dayanıklılık ve gelecek planlaması meselesi haline geliyor. Kurumlar bu bakış açısını nasıl geliştirebilir?

Prof. Dr. Barış Salihoğlu: Kurumların suyu yalnızca tüketilen bir girdi olarak değil, operasyonel süreklilik ve risk yönetiminin temel bir unsuru olarak görmesi gerekiyor. Artık suya erişim, suyun kalitesi, mevsimsellik ve havza koşulları doğrudan üretim kararlarını etkiliyor.

UNESCO verilerine göre küresel tatlı su çekimlerinin yaklaşık yüzde 70’i tarım ve hayvancılık, yaklaşık yüzde 20’si ise sanayi tarafından gerçekleştiriliyor. Dolayısıyla asıl dönüşümün bu iki alanda olması gerekiyor.

Burada kritik nokta ise şu: tarım ve sanayide kullanılan suyun önemli bir kısmı, nehirler aracılığıyla denizlere ulaşıyor ve kıyı ekosistemlerini doğrudan etkiliyor. Üretim süreçleri aynı zamanda deniz kirliliği zincirinin başlangıç noktasıdır. Yani mesele musluktan akan suyu yönetmenin çok çok ötesinde.

Bu çerçevede kurumların dört temel alana odaklanması gerekiyor: su kullanımını doğru ölçmek ve şeffaf şekilde izlemek, yeniden kullanım ve döngüsellik uygulamalarını yaygınlaştırmak, kararlarını havza ölçeğinde değerlendirmek ve suyu stratejik karar mekanizmalarına entegre etmek.

Su artık sürdürülebilirlik raporlarının bir alt başlığı değil, yatırım ve tedarik zinciri stratejisinin merkezinde yer alması gereken bir konu.

“Şirketler suyu sadece ‘kullandıkları kaynak’ olarak değil, ‘korumaları gereken stratejik değer’ olarak görmeli.”

Tolga Güneri: Önümüzdeki 5 yıl içinde şehirlerde, tarımda ve günlük yaşamda suyu kullanma ve yönetme biçimimizin nasıl değişmesini bekliyorsunuz? Yeniden kullanım, verimlilik ve dijital teknolojiler ne kadar belirleyici olacak?

Prof. Dr. Barış Salihoğlu: Önümüzdeki beş yılda su yönetiminde en belirgin değişim, “bol ve görünmez kaynak” algısının ortadan kalkması olacak.

Şehirlerde akıllı izleme sistemleri, kayıp-kaçak yönetimi, tüketim takibi ve arıtılmış suyun yeniden kullanımı daha yaygın hale gelecek. Belediyeler için öncelik artık yalnızca yeni su kaynağı bulmak değil, var olan suyu daha akıllı, daha verimli ve daha dirençli biçimde yönetmek olacak. Türkiye’nin Ulusal Su Planı’nda yeniden kullanım hedeflerinin açık şekilde tanımlanması da bu dönüşümün politika düzeyinde güçlendiğini gösteriyor.

Tarımda ise dönüşüm daha köklü olacak. Suya göre ürün deseni, hassas sulama, toprak nemi ve iklim verisiyle çalışan dijital karar destek araçları yaygınlaşacak. Günlük yaşamda da gri su kullanımı, yağmur suyu hasadı ve verimli ekipmanlar daha fazla yer bulacak.

Bu dönüşüm yalnızca karada değil, kıyı ve deniz alanlarında da hızlanacak. Gerçek zamanlı deniz suyu kalitesi izleme sistemleri, kıyı erken uyarı mekanizmaları, okyanus dijital ikizi teknolojileri ve entegre gözlem altyapıları daha yaygın hale gelecek.

Asıl mesele bireysel tasarruftan çok sistem tasarımıdır. Bireysel davranış ortak bilinç açısından önemli olsa da kalıcı etki; kent altyapısı, tarım politikaları, sanayi dönüşümü ve veri temelli yönetişimle mümkün olur.

Bununla birlikte, su ayak izi yüksek tüketim tercihlerinin değişmesi de zamanla kent yapısından tarıma ve sanayiye kadar uzanan daha geniş bir dönüşümü tetikler. Bireysel bilinç, ancak bu tercihler toplum genelinde yaygınlaştığında gerçek bir etki yaratır.

Dijital teknolojiler ise bu dönüşümü hızlandıran önemli araçlardır; ancak tek başına çözüm değildir. Asıl etki, teknolojinin doğru toplumsal tercihler ve güçlü kurumsal çerçevelerle birlikte hayata geçirilmesiyle ortaya çıkar.

Tolga Güneri: Bireyler, şirketler ve ülkeler nezdinde su konusunda alınması gereken önlemler sizce nelerdir? 

Prof. Dr. Barış Salihoğlu: Bireysel düzeyde en temel adım, suyu sınırsız bir kaynak gibi görmemek, su döngüsünü doğru anlamak. Günlük yaşamda gereksiz tüketimi azaltmak ve su verimli ev ekipmanlarını tercih etmek önemli; ancak bireyin rolü bununla sınırlı değil. Bilinçli tüketici olmak, suyu yoğun kullanan ve çevresel etkisi yüksek ürünler konusunda farkındalık geliştirmek de aynı derecede belirleyici. Gıda, giyim, ulaşım ve seyahat tercihlerinin tümü bu etki alanının parçası.

Şirketler açısından ise su yönetimi artık yalnızca çevresel sorumluluk başlığı değil, doğrudan risk yönetimi ve iş sürekliliği meselesi. Öncelikle su kullanımlarını doğru ölçmeleri, süreç bazında izlemeleri ve şeffaf biçimde raporlamaları gerekiyor. Bunun yanında su verimliliğini artırmaları, yeniden kullanım ve geri kazanım sistemlerine yatırım yapmaları, tedarik zincirindeki su risklerini dikkate almaları ve bulundukları havzanın ekolojik sınırlarını hesaba katmaları şart.

Kısacası şirketler suyu sadece “kullandıkları kaynak” olarak değil, “korumaları gereken stratejik değer” olarak görmeli.

Ülkeler nezdinde ise en önemli ihtiyaç, bütüncül su yönetimi yaklaşımıdır. Su politikalarının tarım, enerji, sanayi, şehirleşme, iklim ve ekosistem koruma politikalarıyla birlikte ele alınması gerekir. Ayrıca ülkeler suyu sadece ekonomik kalkınmanın girdisi olarak değil, ekolojik güvenlik ve toplumsal dayanıklılık konusu olarak değerlendirmeli.

Sonuç olarak su konusunda kalıcı etki, bireysel bilinç, kurumsal dönüşüm ve güçlü kamu politikalarının birlikte devreye girmesiyle mümkün. Aksi halde sürdürülebilir bir çözüm üretmek zor.

“Suyu sektörlere bölerek değil, bütüncül bir sistem olarak yönetmek zorundayız.”

Tolga Güneri: Tüm bu tabloya rağmen sizi umutlandıran gelişmeler neler? Bilimsel ilerlemeler, genç kuşakların hassasiyeti ve bütüncül yönetim anlayışı bu alanda nasıl bir fark yaratabilir?

Prof. Dr. Barış Salihoğlu:  Beni umutlandıran en önemli gelişme, su meselesinin artık sadece bir altyapı ya da tasarruf konusu olarak değil; iklim uyumu, gıda güvenliği, ekosistem sağlığı ve toplumsal dayanıklılık çerçevesinde ele alınmaya başlanması. Bu kavramsal dönüşüm kritik, çünkü sorunu doğru tanımlamadan etkili çözümleri geliştiremeyiz. Uluslararası raporların ve yeni politika belgelerinin ortak mesajı da bu yönde: suyu sektörlere bölerek değil, bütüncül bir sistem olarak yönetmek zorundayız.

Bir diğer önemli gelişme ise bilim ve teknolojideki ilerleme. Uzaktan algılama, gerçek zamanlı izleme sistemleri, veri platformları, yapay zekâ destekli tahminleme ve karar destek araçları, suyun çok daha öngörülü ve etkin yönetimini sağlıyor. Deniz bilimleri ve iklim çalışmaları açısından baktığımda, bu araçlar gözlem kapasitesini artırmakla kalmıyor, politika ile bilim arasındaki mesafeyi de azaltıyor.

Üçüncüsü de genç kuşaklar. Gençler suyu yalnızca bir hizmet değil, yaşam hakkı, ekolojik adalet ve gelecek meselesi olarak görüyor.

Bence asıl farkı yaratacak olan da bu, teknoloji, politika ve toplumsal farkındalığın aynı yönde buluşması.

Eczacıbaşı Topluluğu’nda suyu iş sürekliliği ve ekosistem dayanıklılığı açısından stratejik bir öncelik olarak ele alıyoruz.

Birleşmiş Milletler Küresel İlkeler Sözleşmesi (UN Global Compact) katılımcısı olarak, 2025 yılında Forward Faster Su Dayanıklılığı Taahhüdü’nü benimseyen Topluluğumuz, operasyonlarında ve tedarik zincirinde su dayanıklılığını güçlendirmeyi hedefliyor.

2026 yılında, suya bağlı risk ve fırsatlarımızın daha detaylı analiz edilmesi, yeniden kullanım potansiyellerinin belirlenmesi ve su yönetimi stratejimizin daha bütüncül bir yapıya kavuşturulması amacıyla kapsamlı bir su durum değerlendirme projesi başlatıyoruz.